Eğer ki Kuantum Mekaniği sizi derinden sarsmadıysa, Onu henüz anlamamışsınız demektir. Niels Bohr.
Bugün, etrafıma bakıyorum ve her şeyin aslında ne kadar “kırılgan” olduğunu düşünmeden edemiyorum. “Kırılgan” diyorum ama elimi masaya vurduğumda hissettiğim o sertlik, atomların içindeki koskoca boşlukla tezat gibi görünüyor. Garip. Bu his, elektromanyetik kuvvetlerin bir mucizesi—ya da belki bir oyunu—sayesinde ortaya çıkıyor. Gerçeklik dediğim şey, bu kadar basit ama bir o kadar da inanılmaz bir temele dayanıyor.
Nereden geldik bu konuya?
Belki de Carl Sagan’ın o “Soluk Mavi Nokta” betimlemesinden. Dünyanın uzaktan çekilmiş fotoğrafına bakıp, o küçücük noktada koca kavgalarımızı, sevgilerimizi, hayallerimizi taşıdığımızı düşündüğümde, içim hem hafifliyor hem de tuhaf bir hüzünle doluyor. “Hiçbir şey” olduğumuza inanasım geliyor bazen, ama bir yandan “her şeyimiz” de o noktada yaşanıyor. Çelişki gibi görünen bu durum, belki de hayatın ta kendisi.
Elime aldığım bir fincan kahveyi düşünüyorum şimdi. Fincanı tutan parmaklarım, o fincan, içindeki kahve—hepsi o devasa boşlukla dolu atomlardan ibaret. Ama kahveyi içerken aldığım keyif? O gerçek mi, yoksa bu boşluğun bana sunduğu bir hediye mi? Bilmiyorum. Belki de bu keyif, tüm o fiziksel gerçekliğin içinde bana kalan en güzel armağan.
Sonra kuantum mekaniği giriyor devreye. Parçacıkların konumu, hızı, gözlemle değişen durumlar… Diyorum ki kendi kendime, “Belki ben de şu an bu satırları yazarken kendi gerçeğimi seçiyorum, bir nevi dalga fonksiyonum çöküyor.” Bilimsel mi, değil mi bilmiyorum, ama bu fikir içimi hem karıştırıyor hem de heyecanlandırıyor. Gerçeklik dediğim şey, belki de tamamen benim algımın bir oyunu.
Evrenin gözünde kim bilir, belki bir toz zerresi kadar bile değilim. Bir gün galaksiler çarpışacak, yıldızlar sönecek, Dünya’nın adı bile okunmayacak. Orada yokuz yani. Ama kendi küçük evrenimde—bir dostun sesi, bir çocuğun gülüşü—işte o an varlığımı hissediyorum. “Demek ki ben varım,” diyorum. Evren umursamasa da, benim umurumda, ve bu bile yeter.
Hani diyorlar ya, “Anlam senin yarattıklarındadır” diye. Bir yerde doğru galiba. Ne kalıcı ki bu hayatta? Her şey er ya da geç yok olacaksa, bu süre zarfında “neyi önemli kılacağına karar veren sensin.” Bu, aynı anda özgürleştirici ve korkutucu bir his. Özgürlük diyorsun, ama sınırsız seçeneklerin içinde kaybolup “Ne yapacağım ben şimdi?” diye bocalıyorsun.
Bugün Ne Öğrendim?
- Belki de “gerçeklik” dediğim şey, tamamen kendi algımın bir ürünüymüş.
- Önemsizliğim içinde kendi anlamımı yaratmak hem beni korkutuyor hem de heyecanlandırıyor.
- Ve aslında bu kadar boşluğun içinde yaşarken, dokunduğum bir elin, duyduğum bir sesin, içtiğim bir kahvenin tadını çıkarmak tüm varoluşumu tanımlayabiliyor.
Sonuç? Belki de yok, belki her şey boş. Ama bu boşlukta kendi sesimi buluyorum, başkalarına dokunan yankılarımı seviyorum. Belki de asıl hikâye, bu küçük anlamları yaratmakta yatıyor. Belki de hayat, bu anlardan ibaret—ve bu bile yeter.