Hiç durup düşündünüz mü? Size her gün ne yapacağınızı söyleyen o kuralları kim, neden koyuyor? Maaşınızdan kesilen o vergilerle ne yapılıyor? Güç dediğimiz o görünmez ama her şeyi yöneten şey, aslında nedir? Ve en önemlisi, sizin bu oyundaki yeriniz ne?
Eğer bu sorular aklınızın bir köşesinde dönüp duruyorsa, doğru yerdesiniz. Çünkü ben size, bu karmaşık görünen dünyanın adeta bir kullanma kılavuzunu sunmak için buradayım. Adımı belki duydunuz: John Locke. Yanına da genellikle ‘filozof’ kelimesini yapıştırdılar. Unutun onu. Ben fildişi kulelerde yaşayan, masa başında ahkâm kesen adamlardan değildim. Benim ellerim tebeşir tozuna değil, ilaca bulanırdı. Ben, hastalarının başında ter döken bir hekimdim. İnsan bedenini, onun muhteşem dengesini, hastalıklarını ve tedavi yöntemlerini anlamak için yıllarımı verdim.
"Toplum da tıpkı bir beden gibidir. Onun da ateşi çıkar. Sokaklarda öfke bir salgın gibi yayılıyorsa, adalete olan güven bir hastanın nabzı gibi zayıflıyorsa, o toplumun ateşi çıkmış demektir."
Ve bir gün şunu fark ettim: Toplum da tıpkı bir beden gibidir. Onun da ateşi çıkar. Sokaklarda öfke bir salgın gibi yayılıyorsa, adalete olan güven bir hastanın nabzı gibi zayıflıyorsa, o toplumun ateşi çıkmış demektir. Onun da kalp ritmi bozulur. İsyanlar, kaos, şiddet… Bunlar, toplumun kalp krizleridir. Peki, hasta bir toplumu nasıl iyileştirirsiniz? Önce doğru teşhisi koymanız gerekir. Ve bunun tek bir kuralı vardır: Önyargılarını bir kenara bırakıp hastayı, yani hayatın kendisini dinlemek.
Her şey şu basit soruyla başladı: İnsan zihni, dünyaya nasıl geliyor? O zamanlar çoğu bilge adam, kaderden, kandan, doğuştan gelen statülerden bahseder, zihnimizin dünyaya hazır programlarla geldiğini söylerdi. Bir hekim olarak buna sadece güldüm. Düşünsenize, hastayı görmeden, şikayetini dinlemeden ona reçete yazan bir doktora güvenir miydiniz? İnsan zihni, dünyaya içi program dolu bir bilgisayar gibi gelmez. Tam tersi! O, bomboş bir hard disk gibidir. Tertemiz. Ben buna ‘Boş Levha’ (Tabula Rasa) diyorum.
Peki bu levhayı ne doldurur? Tek bir kelime: DENEYİM. Yaşadığımız, gördüğümüz, tattığımız her şey, o boş levhaya silinmez bir kalemle bir şeyler yazar. Ateşin ne olduğunu, size yüzlerce kez anlatsalar da tam olarak bilemezsiniz. Ta ki bir gün o sıcak bardağa parmağınızın ucu değene kadar… İşte o acı, “sıcak” kelimesine gerçek anlamını verir. Fikirler, yaşayarak filizlenir. Benim sırrım ise basitti: Küçük bir not defteri. Gördüğüm her şeyi not alır, sonra bir dedektif gibi bu notları birleştirerek büyük resmi arardım.
Peki, bu gözlemler beni nereye mi götürdü? İnsanın ‘fabrika ayarlarında’ ne olduğunu keşfettim. Herkeste, ama istisnasız herkeste bulunan, bir kralın bile sizden alamayacağı 3 TEMEL HAK. Bunlar bir lütuf değil, sizin doğanızın bir parçası:
YAŞAM HAKKI: Sadece nefes almak değil, güvende olma, keyfi bir şiddete maruz kalmama hakkın.
ÖZGÜRLÜK HAKKI: İplerinin başkasının elinde olmadığı, kendi kararlarını verebildiğin bir hayat sürme hakkın.
MÜLKİYET HAKKI: Alın terinin, emeğinin ve çabanın karşılığını alma hakkın. Tarlayı sen sürdüysen, o ürün senindir. Bu kadar basit.
Peki bu haklar, bu fabrika ayarları nereden geliyor diye sorabilirsiniz. Benim için cevap basitti: Akıl sahibi bir Evren'i yaratan, akıl sahibi bir Yaratıcı'dan. Fakat benim inancım, kiliselerin dogmalarında değil, aklın ışığında aranmalıydı. Çünkü akıl, Tanrı’nın bize yolumuzu bulalım diye verdiği bir mum ışığıdır; her şeyi göstermese de, en azından bir sonraki adımı atmamız için yeterlidir. Din, insanları bölmek için değil, daha iyi yapmak için var olmalıydı.
"Özgürlük, süslü bir kelime değil. Özgürlük, sabah uyandığında o kapının keyfi yere çalınmayacağını bilmektir."
İşte teşhis bu. Bireyin sağlıklı olması için bu üç şeye ve aklın ışığına ihtiyacı var. Fakat bu haklar, hassas bir dengeye bağlıdır. Ve ben, bu dengenin nasıl bozulduğunu, toplum ateşlendiğinde neler olduğunu bizzat yaşadım. Bu hastalığın adı: TİRANLIK. Yani sınırsız, denetimsiz ve keyfi güç. Kendi ülkemden bir kaçak gibi ayrılmak zorunda kaldığımda, Hollanda’nın sisli sokaklarında sahte bir isimle yürürken anladım ne demek olduğunu. Her gün ‘bugün kapım çalınır mı?’ korkusuyla yaşarken anladım. Özgürlük, süslü bir kelime değil. Özgürlük, sabah uyandığında o kapının keyfi yere çalınmayacağını bilmektir.
Elbette bu kaostan korkan tek kişi ben değildim. Benden önce Thomas Hobbes da bu korkuyu görmüştü. Ama önerdiği tedavi, tam bir felaketti. Hobbes dedi ki, “Kaostan kurtulmak için, bütün gücü tek bir deve verelim, o da bizi demir yumrukla yönetsin.” Bu, baş ağrısını giyotinle tedavi etmeye benzer! Evet, baş ağrısı kalmaz ama kafa da kalmaz.
"Devlet, bizim efendimiz değildir. O, bizim adımıza çalışan bir hizmetkardır."
Benim reçetem ise bambaşkaydı: Devlet, bizim efendimiz değildir. O, bizim adımıza çalışan bir hizmetkardır. Tıpkı bir apartman yöneticisi gibi. Onu neden seçeriz? Binanın güvenliğini sağlasın, ortak işleri yapsın diye. Bunun için ona aidatımızı, yani vergimizi veririz ve yetki veririz. Peki yönetici, bu gücü kötüye kullanırsa, paraları çarçur ederse ne yaparız? Onu değiştiririz! İşte devlet, bizim onayımızla, yani RIZA ile oradadır. Gücü bizden alır ve bize hizmet etmek zorundadır.
Peki ya yönetim, bir hizmetkar değil de, bedenin içindeki bir tümör gibi davranmaya başlarsa? Bizi koruması gerekirken, bizim enerjimizi tüketiyorsa? O zaman ne olacak? Bu sorunun cevabını, bir ameliyathanenin kapısında buldum. Dostum Lord Shaftesbury, ölümcül bir kistle yaşıyordu. Doktorlar ‘imkansız’ diyordu, ‘dokunursanız ölür’ diyorlardı. Ama ameliyat olmamak da kesin ölümdü. Tüm riski göze aldık ve o tehlikeli operasyonu yaptık. O zehirli kisti kesip attık ve dostum hayata döndü. İşte o an anladım: Bazen toplumu kurtarmanın tek yolu, o tümörü, yani halkına ihanet eden yönetimi, cerrahi bir müdahaleyle kesip atmaktır. Bu bir kaos çağrısı değil; bu, hastayı yaşatmak için yapılan hayat kurtaran bir operasyondur.
İşte benim reçetem buydu: Rızaya dayalı, halka hizmet eden bir yönetim. Kâğıt üzerinde kusursuz bir plan gibi duruyor, değil mi? Ama şimdi dürüst olma zamanı. Çünkü her hekim bilir ki, en iyi niyetle yazılmış reçetelerin bile beklenmedik, tehlikeli yan etkileri olabilir. Ve benim reçetemin de vardı.
İlk ve en acı verici hatam: Kölelik. Felsefemin en büyük ironisi, en acı çelişkisi burada yatıyor. Ben Londra'daki odamda "Bütün insanlar özgürdür" diye yazarken, aynı anda yatırımcısı olduğum gemiler Atlantik'te insan taşıyordu. Bu, "bedenin bir kısmı özgürdür, diğer kısmı ise maldır" demek gibiydi. Bu bir çelişki değil, bu bir kangrendi. Ve ben o kangreni görmezden geldim.
İkinci kör noktam: Kadınlar. Sürekli "halkın rızası" dedim. Ama dürüst olalım, o zamanlar ben "halk" deyince aklıma sadece erkekler geliyordu. Toplumun koskoca bir yarısını, kadınları, bu denklemin tamamen dışında bıraktım. Onların rızasını sormadım, haklarını düşünmedim. Bu, nüfusun sadece yarısının oyunu alıp seçimi kazandığını iddia etmek gibiydi. Ve son olarak, mülkiyetin doz aşımı. “Emeğinin karşılığını almalısın” dedim. Ama şunu hesap edemedim: Biri yarışa miras kalan lüks bir arabayla, diğeri ise yalınayak başlıyorsa, onlara "yarış adil" demek anlamsızdır. Mülkiyetin nesiller boyu birikmesi, bu başlangıç çizgisini her geçen gün daha da adaletsiz hale getirdi.
Peki, tüm bu hatalardan sonra, benim fikirlerim çöp mü? Hayır. Çünkü size bıraktığım asıl miras, benim eski reçetelerim değil. Size bıraktığım miras, benim ALET ÇANTAM. Bu çantanın içindeki aletlerin modası asla geçmez. Benim reçetelerim eskidi, hatalarla dolu. Ama bu alet çantası asla eskimez. Ben bu dünyadan ayrılırken arkamda ne bıraktığımı biliyordum. Hayatım fırtınalı geçmişti, evet. Ama ölümüm, aksine, bir mumun yavaşça sönmesi gibi sessiz oldu. 72 yaşındaydım, artık yorulmuş bir hekimdim. Dostlarımın evinde, koltuğumda otururken, Kutsal Kitap’tan ilahiler dinlerken, sakince veda ettim. Çünkü biliyordum ki görevim bitmişti. Reçetelerimi yazmış, hatalarımla yüzleşmiş ve o alet çantasını size emanet etmiştim:
1. GÖZLEM YAP: Sana anlatılanlara körü körüne inanma. Kendi gözlerinle gör.
2. SORGULA: Karşına çıkan her güce o sihirli soruları sor: Neden varsın? Sınırların nerede bitiyor? Bu kural herkes için eşit mi? Ve sana itiraz edebilir miyim?
3. RIZANI KORU: Senin onayın olmadan verilen hiçbir karar, meşru değildir.
Şimdi o çantayı alın. Ve kendi çağınızın hastalıklarını teşhis etmek, kendi özgürlüğünüzü inşa etmek için… korkusuzca kullanın.
Bu yazı, Zihin Gezgini YouTube kanalındaki "Filozoflar Serisi #7 - John Locke - Tabula Rasa" başlıklı canlandırma monoloğundan derlenmiştir.