Savaş, acı, kaos… Bütün bunların bir anlamı var mı? Çoğumuzun cevabı aynı: Hayır. Hayat anlamsız bir tesadüftür. Bense size tam tersini kanıtlamaya geldim. Gördüğünüz bu kaos, bir karıncanın kendi yuvasına bakışından farksızdır. O sadece anlamsız bir koşuşturma görür. Ama siz tepeye çıkıp baktığınızda gördüğünüz şey, kendi kavramını kuran bir düzendir. İşte ben insanlık tarihine o tepeden baktım. Ve size bütün felsefemin anahtarını tek cümlede veriyorum: Akla uygun olan gerçektir; gerçek olan akla uygundur. Bu sözüm hep yanlış anlaşıldı. Sanki 'var olan her şey iyidir' demişim gibi yorumlandı. Hayır! Bir meşe palamudunun içindeki 'akıl', onun görkemli bir meşe ağacı olmasıdır. Yol kenarında gördüğünüz bodur, hastalıklı ve çarpık bir ağaç da bir 'gerçekliktir' ama o, meşe ağacı kavramının tam ve sağlıklı bir gerçekleşmesi değildir. Tarihteki anlık acılar, adaletsizlikler işte o çarpık ağaç gibidir. Onlar vardır ama kalıcı olan, Aklın kendini tam olarak gerçekleştirdiği o sağlıklı ve bütünlüklü yapıya doğru giden yöndür. Bunun anlamı şu: Kalıcı olup zamanı aşan şey, içinde bir akıl taşır. Günlük hayatta tesadüfler, kazalar, sapmalar olur; ama büyük resimde akıl, kendini bu karmaşanın içinden gerçekleştirir.
"Akla uygun olan gerçektir; gerçek olan akla uygundur."
Ben Georg Wilhelm Friedrich Hegel. Almanya'da doğdum. Büyük filozof Kant’tan sonra sözü ben aldım. İnsanların ağır ve anlaşılmaz bulduğu derslerimde, ben aslında dünyayı ateşe verecek adamların –Marx gibi, Engels gibi– zihinlerine devrimlerin tohumlarını ekiyordum. Ben, doğum sancısının anlamsız bir çığlık değil, yeni bir bilincin habercisi olduğunu öğrettim. Yeryüzünün en büyük trajedilerinin bile, Aklın kendini gerçekleştirdiği büyük sahnenin perdeleri olduğunu gösterdim. Adım, felsefeyi bitiren adam olarak anıldı. Oysa ben onu bitirmedim; sadece aklın, kendi evrenini inşa edebileceği o devasa katedralin anahtarlarını bıraktım.
İnsanlara, “Her şeyin ardında bir plan var” demek yerine şunu söylüyorum: Aklın kurnazlığı işler. İnsanların tutkuları ve çıkarları bile, hiç hesapta yokken, daha aklî bir sonuca doğru akışı besler. Çünkü size bugün anlamsız görünen ne varsa, aslında daha büyük bir bütünün vazgeçilmez bir parçasıdır. Size bunu, en basitinden bir örnekle anlatayım. Gözünüzde canlandırın: Bir ormanda büyük bir yangın çıktı. Alevler her yeri sardı, ağaçlar devriliyor, hayvanlar kaçıyor, her şey tam bir yıkım ve felaket. O an oraya baksanız sadece acı ve kaos görürsünüz. Ama birkaç yıl sonra aynı yere geri döndüğünüzde, o simsiyah topraktan eskisinden daha gür fidanların fışkırdığını görürsünüz. Yangının dumanı çekildikten sonra filizlenen fidan: yıkımın içindeki akıl budur. İşte tarih de tıpkı böyledir. Savaşlar, devrimler, salgınlar... Bunlar, insanlığın ortak bilincinin, yani benim “Tin” dediğim o büyük ruhun gelişme sancılarıdır. Bir bebek doğarken nasıl acı çekiyorsa, insanlık da her yeni fikre, her yeni çağa böyle sancılarla doğar.
Ben bu hayatın motoruna “diyalektik” dedim. Adı süslü ama kendisi son derece yalın: Bir şey kendi içinde çelişki biriktirir; çelişki gerilimi büyütür; gerilim de “aşma”yla (Aufhebung) daha yüksek bir düzeye taşınır. Kısa formül: çelişki → çatışma → aşma. Bu hareket, evrenin kalp atışıdır. Gece olmasa gündüzün bir anlamı kalmaz. Ölüm korkusu olmasa yaşam bu kadar değerli olmaz. Bir tohum, toprağın karanlığında kendini feda edip çürümeden, o görkemli filize dönüşemez. Diyalektik her yerdedir. Efendi gücüne güvenir ama tanınmaya muhtaçtır; köle çalışır, dünya üzerinde ustalaşır ve eninde sonunda özgürlüğün bilgisini o kazanır. İnsanlık tarihi, işte bu tür kutsal çatışmaların birbirini dönüştürme hikâyesidir. Bu yüzden, “keşke her şey hep huzurlu ve sakin olsa” diyenlere tebessüm ederdim. Çünkü biliyordum: Tam huzur, ilerlemenin bittiği yerdir; gölün durgunluğudur. Aklın yürüyüşü ise nehirler gibi daima akmak, engellere çarpmak ve yatağını değiştirmek zorundadır. Siz çatışmaya kaos diyorsunuz, ben ise aklın motorunun gürültüsü diyorum.
"Gece olmasa gündüzün bir anlamı kalmaz. Ölüm korkusu olmasa yaşam bu kadar değerli olmaz. Bir tohum, toprağın karanlığında kendini feda edip çürümeden, o görkemli filize dönüşemez."
Peki bu ‘Tin’ dediğim ortak akıl nerede yaşar? O, gökyüzünde uçan bir ruh değil. O, tam da aramızdadır. Bizi birbirimize bağlayan görünmez bir ağ gibidir. Konuştuğumuz Türkçe, ninelerimizden dinlediğimiz masallar, “Damlaya damlaya göl olur” gibi atasözlerimiz... İşte Tin, bu ortak hafızadır. Hepimizin içinde akan ama hepimizden büyük olan nehir odur. Ama bu nehir en berrak ve en güçlü halini, aklın kurduğu yasalarda ve kurumlarda, yani Devlette bulur. Bana 'Devlet özgürlüğü kısıtlar' diyenlere gülerdim. Onlara derdim ki: Bir keman virtüözünü düşünün. O, kemanın tellerine ve yayına, yani onun kurallarına tamamen uymak zorunda değil midir? Ama ancak bu kurallara, bu 'zorunluluğa' boyun eğdiği zaman en özgür melodileri çalabilir. Kuralsız bir keman sadece gürültü çıkarır. İşte gerçek özgürlük de budur: Aklın yasalarında kendi iradeni bulmak. Devlet, o virtüözün elindeki kemandır; özgürlüğün gürültü değil, bir melodi olmasını sağlayan yapı...
Ve bu ortak akıl, tarih boyunca olgunlaştı. Tıpkı bir insan gibi... Önce Sanat ile gerçeğe dokundu. Bir çocuk gibiydi. Bir heykele baktı ve kelimelere dökemediği bir ‘güzellik’ hissetti. Müziği duydu, içindeki coşkuyu anladı. Sezgileriyle, kalbiyle anlıyordu. Sonra Din ile gerçeği anlamlandırdı. Bir genç gibiydi. “Nereden geldik, nereye gidiyoruz, doğru nedir?” diye sordu. Bu büyük sorulara teselli veren, yol gösteren hikâyeler ve semboller buldu. Nihayet Felsefe ile gerçeği sorguladı. Artık olgun bir yetişkindi. Hikâyeler ve sezgiler yetmedi. Çıplak ve cesur soruyu sordu: “NEDEN?” Gerçeği aracısız, doğrudan aklıyla kavramak istedi. Benim görevim işte bu büyük yolculuğu, bu bütünlüğü göstermekti. Çünkü hayat gözümüze parça parça görünür: iyiler ve kötüler, zaferler ve yenilgiler... Ama bunların hepsi, aynı büyük filmin farklı sahneleridir. Ve o filmin adı, insanlığın adım adım kendi aklını ve özgürlüğünü keşfetme hikâyesidir.
Elbette bu fikirlerime karşı çıkanlar oldu. Dostum Kant temkinliydi, “Aklımızın bir sınırı var,” dedi, “gerçeğin kendisine asla ulaşamayız.” Ona tebessüm ettim ve dedim ki: “Bir hapishanenin duvarlarını çizebilmen için, kalemin o hapishanenin dışında olmalı. Sen aklın sınırını bir düşünce konusu yapabildiğine göre, aklın o hapisten çoktan çıkmış demektir.” Sonra coşkulu Romantikler geldi: “Hakikat akılda değil, kalptedir!” Dedim ki: “Elbette! Kalbiniz bir pusuladır, size yönü gösterir. Ama pusulayla ıssız bir ormanda yolunuzu bulamazsınız. Size bir de harita gerekir. İşte o harita, akıldır.” Ve tabii karamsar dostum Schopenhauer... “Tarih, anlamsız bir acı döngüsüdür. İlerleme falan yok!” dedi. Ona da şöyle dedim: “Sen sadece doğum anındaki çığlığı duyuyorsun. Oysa ben, o çığlığın yeni bir hayatın habercisi olduğunu biliyorum. Evet, tarih kanlıdır. Ama bu kan, boşuna akan bir kan değil, yeni bir bilincin doğması için ödenen bedeldir.” Elbette benim bu büyük sistemime, bu devasa katedrale karşı çıkanlar oldu ve olacaktır. Benden sonra gelen o melankolik Danimarkalı (Kierkegaard), ‘Sistemin içinde tekil bireyin acısı nerede?’ diye sordu. Haklı bir soruydu. Benim öğrencim olan ama sakalını öfkeyle uzatan o genç adam (Marx) ise ‘Hegel, sen her şeyi baş aşağı anlattın. Fikrin değil, maddenin diyalektiği tarihi yapar!’ dedi ve benim diyalektiğimi alıp yeryüzünü ateşe vermek için kullandı. Onların eleştirileri bile, diyalektik motorun benden sonra da durmadığının kanıtıdır. Her fikir, kendi mezar kazıcısını doğurur ve o mezardan daha güçlü bir sentez fışkırır. Yürüyüş devam ediyor...
Bugün hâlâ dünyada savaşlar, kavgalar, krizler var. Ama bu beni umutsuzluğa düşürmüyor. Bu sadece, diyalektik motorun hâlâ çalıştığını gösteriyor. Her kriz yeni bir bilinç yaratır. Her çöküş, daha güçlü bir uyanışın habercisidir. İnsanlık hâlâ öğreniyor. Unutmayın, dünya tarihi, dünyanın mahkemesidir. Kısa vadede haksızlık kazanabilir; uzun vadede akla aykırı olan elenir. Ama bu yol ucuz değildir: Tarih, ağır bedellerin ödendiği bir kıyım tezgâhını da andırır. Acı vardır; fakat kalıcı olan, akla uygun olandır. Bir gün, insanlık kendi içindeki ve toplumdaki bütün çelişkileri aşıp gerçekten akla uygun yaşamayı öğrendiğinde, işte o zaman uzun ve sancılı yolculuğunun sonunda kendi aklıyla barışmış ve kendi evine dönmüş olur. Ama o güne kadar Akıl, yürümeye devam edecek. Bazen bir bilim insanının buluşuyla, bazen bir sanatçının eseriyle, bazen de bir çocuğun o en masum ve en derin sorusuyla: “Neden?” Çünkü ben şuna inanıyorum: Evren bir düşüncenin hikâyesi; bizse o düşüncenin içinde düşünen kahramanlarız. Soru bitmediği sürece yürüyüş de bitmez.
Bu yazı, Zihin Gezgini YouTube kanalındaki "Filozoflar Serisi #8 - Friedrich Hegel - Aklın kurnazlığı - #Diyalektik - #Özgürlük" başlıklı canlandırma monoloğundan derlenmiştir.