Sesli dinle
Kum saati, defter ve dolma kalem

Son zamanlarda kafamı kurcalayan, hatta zaman zaman içimi burkan bir his var. Sizde de oluyor mu bilmiyorum; etrafımızı saran ve artık durdurulamaz bir hızla üzerimize gelen şu teknolojiden kaçıp uzaklaşma isteği.

Bazen lise ve üniversite yıllarıma gidiyor aklım. Bilgiye ve hayata gerçekten dokunduğumuz, tabiri caizse “sürtünerek” yaşadığımız o analog zamanlara. Bugün her şey pürüzsüz. Bir bilgi mi lazım? Kütüphaneye gitmek, tozlu rafların arasında kitap karıştırmak yok. Tıklıyorsun, ekranından kayıp geçiyor. Ama işte sorun tam olarak burada başlıyor:

Çaba göstermeden önümüzden akıp geçen bilginin çoğu zihinde pek iz bırakmıyor. Sabah merak edip okuduğumuz bir şeyi akşam hatırlamıyoruz. Bilgiye ulaşmış oluyoruz belki ama onu gerçekten edinmiş olmuyoruz. İkisi aynı şey değil.

Eskiden bir şey yazarken kalemin kâğıda sürtünüşünü hissederdik. Kelimeyi seçmek için biraz durur, yanlış yazınca üstünü çizerdik. Sonra klavyeye geçtik. Şimdi ise bazen yazmakla bile uğraşmıyor, sadece konuşuyoruz ve ekran bizim yerimize yazıyor.

Bunu teknolojiden nefret eden biri olarak söylemiyorum. Tam tersine, yapay zekâyı ve yeni teknolojileri büyük bir merakla takip ediyorum. Sağladıkları imkânların farkındayım ve çoğunu da kullanıyorum. Fakat bir şeyi kullanmak, onun bizden neler götürdüğünü sorgulamamıza engel olmamalı.

Kum saati, analog fotoğraf makinesi, dolma kalem ve defter

Mesela analog fotoğraf makinesiyle çekim yaptığımda elimde sınırlı sayıda kare olduğunu biliyorum. Deklanşöre basmadan önce ışığa, kadraja, gerçekten o fotoğrafı çekmek isteyip istemediğime bakıyorum. Sonucu da hemen göremiyorum; beklemem gerekiyor.

Telefonla ise aynı sahnenin yirmi farklı görüntüsünü birkaç saniyede çekebiliyorum. Sonra çoğuna bir daha bakmıyorum bile. Elimde daha fazla fotoğraf oluyor ama o anla kurduğum ilişki daha zayıf kalıyor. Demek ki mesele yalnızca ne kadar şey elde ettiğimiz değil; onu elde ederken ne kadar orada bulunduğumuz.

Hayatın diğer alanlarında da benzer bir durum var. İki dakikalık boşluk oluştuğunda hemen telefona uzanıyoruz. Asansörde, otobüs durağında, yemek beklerken, hatta bazen biri karşımızda konuşurken bile... Sanki zihnimizin birkaç dakika kendi başına kalmasına tahammül edemiyoruz.

Her şeyi hızlandırdık ama kendimize zaman kazandıramadık. Aksine, aynı anda daha fazla işle uğraşmaya başladık. Bir yandan mesaj geliyor, başka bir yerde video oynuyor, arkada müzik çalıyor. Bedenimiz aynı koltukta oturuyor ama zihnimiz beş farklı yere yetişmeye çalışıyor.

Buradan “Teknoloji insanları hasta ediyor” gibi kolay bir sonuç çıkarmak istemiyorum. Anksiyetenin, panik atağın veya başka psikolojik sorunların tek bir nedeni olamaz. Yine de sürekli uyarılmanın, her an erişilebilir olmanın ve hiçbir şeyi kaçırmama baskısının zihnimizi yorduğunu inkâr edemeyiz.

Oliver Sacks’ın Karısını Şapka Sanan Adam kitabının kapağı

Oliver Sacks’ın Karısını Şapka Sanan Adam adlı kitabında anlattığı “Kayıp Denizci”yi düşünüyorum. Jimmie isimli bu adam ağır bir hafıza bozukluğu yaşar. Yeni anılar oluşturamaz; geçmişinin büyük bölümü yaklaşık 1945 yılında kesilir. Yaşlanmıştır ama zihninde hâlâ genç bir denizcidir. Birkaç dakika önce konuştuğu insanı yeniden gördüğünde tanımayabilir.

Onun zamanın içinde savrulmasının nedeni ciddi bir nörolojik hastalıktır. Bizim yaşadığımız elbette bununla aynı değil. Yine de hikâyesindeki çapasızlık hissi bugünkü hayatımızı düşündürüyor. Biz de birkaç dakika önce ne okuduğumuzu, hangi videoyu izlediğimizi, hatta telefonu neden elimize aldığımızı unutabiliyoruz. Hastalık değil bu belki ama sürekli tekrarlanan küçük kopuşlar.

Kitaptaki başka bir vakada ise Christina isimli bir kadın, bedeninin uzaydaki konumunu algılama duyusunu kaybeder. Kollarının ve bacaklarının nerede olduğunu, onlara bakmadan anlayamaz. Biz böyle bir hastalık yaşamıyoruz ama bazen bedenimizle zihnimiz arasındaki bağın zayıfladığını hissediyoruz. Saatlerce ekrana bakıyor, sonra başımızın ağrıdığını, omuzlarımızın kasıldığını veya dışarıda havanın karardığını birden fark ediyoruz. Beden sanki en son haberdar edilen kişi oluyor.

Belki de teknolojiden uzaklaşma isteğimiz geçmişe dönme arzusu değildir. Bedenin ve zihnin yeniden aynı yerde bulunma isteğidir.

Ama her türlü zorluğu da kutsamamak gerekiyor. Bankada sıra beklemek, gereksiz formlar doldurmak veya kötü çalışan bir sistemle uğraşmak kimseyi derinleştirmiyor. İhtiyacımız olan şey gereksiz engeller değil; yaptığımız işe dikkatimizi, bedenimizi ve zamanımızı yeniden katmak.

Bazen bir kitabı telefona bakmadan okumak, notları elle yazmak, yürüyüşe çıkıp kulağımıza hiçbir şey takmamak, çektiğimiz fotoğrafı hemen kontrol etmemek... Kısacası hayatın bazı bölümlerini bilerek hızlandırmamak.

Dijital dünyanın tamamen dışına çıkamayız; buna gerek de yok. Teknoloji hayatımızı pek çok yönden kolaylaştırdı. Fakat her şeyi hızlandırmak ve hayatımızdaki bütün sürtünmeleri ortadan kaldırmak zorunda değiliz.

Çünkü bazen bir şeyin gerçek olduğunu anlayabilmemiz için ona dokunmamız, biraz emek vermemiz ve biraz da beklememiz gerekiyor.

Belki de özlediğimiz şey geçmiş değil.

Temas.

Hepsi bu.

Zihin Gezgini Substack

Yeni yazılar ve felsefi karalamalar için bültene katılabilirsin.