Adım David Hume, ama siz bana sadece David deyin. Ben, aklın ve ticaretin cıvıl cıvıl olduğu Edinburgh'dan, İskoç Aydınlanması'nın kalbinden geliyorum. Beni lütfen Almanya'daki o meşhur Kant gibi, hayatı bir saat şaşmazlığında yaşayan, her gün aynı adımlarla aynı yolu yürüyen biri ya da Leibniz gibi her şeyin kusursuz bir ilahi plan olduğunu düşünen bir iyimser sanmayın. Ben hayattan keyif almayı seven, dost meclislerinde tavla oynamaktan, iyi bir şaraptan haz duyan, etten kemikten bir adamım. Felsefemi de bu yüzden göklerden yeryüzüne, insanın tam kalbine indirmek istedim.
Her şeye şu basit soruyu sorarak başladım: Neyi gerçekten 'biliyorum' diyebilirim? Anladım ki iki tür bilgimiz var. Biri, kağıt üstünde yüzde yüz doğru olanlar: Üçgenin üç köşesi vardır gibi. Bu tamam, cepte. Ama bunlar bize dışarıda ne olup bittiğini anlatmaz. İkincisi ise, hayatın içinden gelenler: 'Tüm kargalar siyahtır' gibi. Peki bu kesin mi? Hayır! Bu sadece, 'bugüne kadar hep siyah olanları gördüm' demenin süslü bir yolu. Yarın sabah pencerenizden mor bir karga bakmayacağının garantisini kim verebilir? İşte bu yüzden dünyaya dair bilgimiz, sarsılmaz bir kale değil, her an ters bir örnekle yıkılabilecek bir kumdan kaledir.
"Dünyaya dair bilgimiz, sarsılmaz bir kale değil, her an ters bir örnekle yıkılabilecek bir kumdan kaledir."
Gelelim şu meşhur 'Neden-Sonuç' masalına. Bir bilardo topu diğerine çarpar; siz sadece art arda gelen iki hareket görürsünüz, hepsi bu. O topları birbirine bağlayan o sihirli, 'zorunlu' gücü, o görünmez ipi gören var mı? Hayır. O ipi zihnimiz, sırf olayların sürekli tekrarına alıştığı için araya sonradan ekler. Kısacası o sarsılmaz 'nedensellik', evrenin bir yasası değil, beynimizin güçlü bir alışkanlığıdır. Duyduğuma göre bu fikrim, Kant'ı o meşhur "dogmatik uykusundan" uyandırmış.
En sonunda cesaretimi toplayıp o şüpheci bıçağı kendime çevirdim: Şu 'Ben' dediğimiz şeyin merkezinde ne var? Kendimi bir soğan gibi katman katman soymaya başladım. Bir katman, dünkü anı. Bir diğeri, bir anlık bir heves. Bir başkası, eski bir endişe... Soydum, soydum, soydum ve sonunda ne buldum dersiniz? Kocaman bir hiç! Ortada bir 'öz' falan yoktu. Anladım ki 'Ben' dediğimiz şey, o soğanın ta kendisiydi; yani o üst üste yığılmış, gelip geçici his ve anı katmanlarından başka bir şey değildi.
Doğruyu ve yanlışı akılla bulduğumuz söylenir ama bu bir yanılgıdır. Akıl size bir şeyi 'nasıl' yapacağınızı söyler, ama 'neden' yapmanız gerektiğini söyleyemez. O 'neden' sorusunun cevabı, her zaman bir histir. Birinin derdini gördüğünüzde içinizde bir şey uyanırsa, işte ahlak odur. O his olmadan, akıl tek başına bomboş bir alettir. 'İnsanlar aç' demek başkadır, 'İnsanları doyurmalıyız' demek bambaşka. İlki bir gerçeği söyler, ikincisi ise vicdanın sesidir. O sesi size akıl değil, kalp verir.
"Akıl size bir şeyi 'nasıl' yapacağınızı söyler, ama 'neden' yapmanız gerektiğini söyleyemez. O 'neden' sorusunun cevabı, her zaman bir histir."
Bu şüpheci bakışımı elbette en yüce sandıkları konuya, yani dine ve Tanrı'ya da çevirdim. Bana dediler ki, "Şu dünyaya bak, ne kadar düzenli. Bir saat nasıl bir saatçiyi gösterirse, bu evren de bir Yaratıcı'yı gösterir." Güldüm. Bu ne zayıf bir benzetme! Bu dünya, kusursuz bir makineden çok, hatalarla, acılarla dolu, sanki acemi bir tanrının elinden çıkmış ya da bir tanrılar komitesi tarafından terk edilmiş bir deneme projesine benziyor. Benim gördüğüm, inancın kökeninin akılda değil, insanın en ilkel duygularında yattığıydı: bilinmeyene duyulan korku, geleceğe dair umut ve fırtınalarda bile bir niyet arama çabası. Bu yüzden bana 'inançsız' demelerinden gocunmadım. Ben kanıt olmadan inanmanın, felsefe değil, olsa olsa bir temenni olduğunu düşünenlerdenim.
Bu felsefenin sadece kitaplarda kalmadığını, kendi hayatımın son perdesinde de bizzat yaşadım. Ömrümün son demlerinde, sevgili dostum James Boswell endişeyle ziyaretime geldi. Belli ki bu son yolculuktan korkup korkmadığımı merak ediyordu. Ona, felsefemin bana verdiği en büyük hediyeyi anlattım. Dedim ki: "Düşünsene Boswell, biz doğmadan önce koskoca bir yokluk vardı ve bu durum bizi hiç endişelendirmedi. Öldükten sonraki yokluk neden farklı olsun ki?" O 'David' denilen, bir ömürlük anı ve histen oluşan o güzel demet çözüldüğünde, geriye ne kalır ki? Ne korku ne de endişe. Sadece huzurlu bir sessizlik. İşte bu yüzden, korkuyla değil, tebessümle bekliyordum.
Sonunda vardığım yer çok basit bir şeydi: Hayatta ne gözü kapalı her şeye 'evet' deyin, ne de her şeye 'hayır' diyerek bir kenarda küskün oturun. En akıllıcası, 'emin değilim ama bir bakalım' diyebilmektir. Mesela biri size inanılmaz bir hikâye mi anlattı, bir mucizeden mi bahsetti? Hemen kendinize sorun: Hangisi daha muhtemel? Bütün doğa yasalarının o an için altüst olması mı, yoksa bir dostumuzun biraz heyecana kapılmış olması mı? Genellikle cevap basittir. Akıl dediğimiz, abartılı iddialar karşısında sakin kalabilmektir. Ama en önemlisi şu: Lütfen felsefe yaparken insan olduğunuzu unutmayın. Bazen en derin düşünceden daha değerli olan şey, dostlarla atılan samimi bir kahkahadır. Çünkü biz, filozof olmadan önce insanız.
"Lütfen felsefe yaparken insan olduğunuzu unutmayın. Bazen en derin düşünceden daha değerli olan şey, dostlarla atılan samimi bir kahkahadır. Çünkü biz, filozof olmadan önce insanız."
Şimdi şu gürültülü çağınıza, o dinmeyen fırtınanıza bakıyorum da... Görüyorum ki, o "tutkuların kölesi" dediğim akıl, şimdi her birinizi kendi yankı odalarına hapsetmiş, kendi haklılığınızın duvarları arkasında esir almış. Size vasiyetimdir: Sizi en çok öfkelendiren ya da en çok rahatlatan o sese karşı daima şüpheci olun. Çünkü zihin, en çok duymak istediği o tatlı yalana inanmaya dünden hazırdır. Ah, kendi özeleştirime gelince... Bu, bir filozofun en zor anıdır. Hayatım boyunca her türlü dogmayı yıkmaya çalıştım ama kendi çağımın dogmalarının, o yerleşik adaletsizliklerin bir kısmına nasıl da kör kaldığımı görmek... İşte bu benim en büyük sızımdır. Anladım ki, felsefenin en çetin sınavı evrenin sırlarını çözmek değilmiş. En zoru, insanın kendi kalbindeki o kör noktalara bakabilme, kendi cehaletini itiraf edebilme ve "yanılmışım" diyebilme alçakgönüllülüğüymüş. Bu, her çağda olduğu gibi sizin çağınızda da en nadir bulunan hazinedir.
Bu yazı, Zihin Gezgini YouTube kanalındaki "Filozoflar Serisi #6 - David Hume: Neden-Sonuç Bir Masal mı? 🎱" başlıklı canlandırma monoloğundan derlenmiştir.