Kışın ortasında, içimde, yenilemez bir yaz olduğunu fark ettim. Albert Camus, Veba
Bu dağları ne zaman ve neden seçtiğimi sorgulamak yerine, hissettiklerime odaklanmayı tercih ediyorum. İlk trekking maceramda yaşadığım o iç coşku, beni adım adım farklı zirvelere sürükledi. Yaz-kış demeden dağa giden o yolda, her adımda biraz daha kendime döndüm. Zirvenin sessizliği, nefes nefese kalırken zihnimi arındırdı. Bedensel yorgunluğa rağmen ruhsal bir dinginlik oluştu. İşte bu paradoks, beni dağlara daha da bağladı.
Tiyatroda henüz sahneye çıkmadım, ama eğitimlerdeki ufak rol çalışmalarında bile kendimi bambaşka bir dünyaya ait hissediyorum. Kemandaysa notaların akışıyla ben de kayboluyorum. Hepsinde ortak bir nokta var: anda kalabilmek. Dağın yamaçlarında, kemanın tellerinde, tiyatro eğitimindeki rol provasında… Hepsi, beni içimdeki karmaşadan uzaklaştırıyor. Ama bu ruhsal yolculuk tek bir yoldan da ibaret değil ki!
Kitap okumaya merak sardım mesela. Felsefe, roman, popüler bilim… Ne bulsam okumak istiyorum. Ama birini bitirmeden diğerine atladığım da çok oluyor. Daha bir kitabın çeyreğindeyken, “Aaa, bu kitap da ilgimi çekti” deyip yeni bir kitaba başlıyorum. Bazen de yarıda bırakıp kendimi filmlere kaptırıyorum. Mükemmeliyetçi değilim, yarım kalan kitaplarım da var, izlemeye başlayıp sona erdiremediğim filmlerim de. Aslında sevmediğimden değil; ilgim dağılıyor, zihnim başka bir şeye kayıyor. Bu, çoğuna göre olumsuz bir özellik gibi görünebilir, ancak ben böyleyim. Belki de bu nedenle pek çok konuda az çok bilgim var ama hiçbir konuda tam anlamıyla uzman değilim.
Öte yandan, Mubi gibi platformlar da beni cezbediyor. Filmler, yönetmenler, farklı sanat dilleri… Bu çeşitlilik içinde kendimi kaybetmek hoşuma gidiyor. Tıpkı dağların zorlu geçitlerinde yolunu ararken, her bir virajda yeni bir manzarayla karşılaşmak gibi. Şu an ilgimi çeken her şeye ufak dokunuşlar yapmayı seviyorum. Çeyrek okunan bir felsefe kitabı, yarıda kalmış bir film, aklımın bir köşesinde duruyor. Belki bir gün geri dönerim, belki dönmem. Hepsi bana ayrı bir tat, ayrı bir pencere sunuyor.
Dağlar, tiyatro, keman, kitaplar, filmler… Evet, sayarken bile yoruluyorum ama her biri farklı bir nefes alma biçimi. Bazen diyorum ki: “Bu kadar şeyi aynı anda yapmak zorunda mıyım?” Evet, zorunda değilim ama hepsi beni heyecanlandırıyor. Eminim birçoğunda daldan dala atladığım için yeterince derine inmiyorum. Yine de içimdeki keşfetme isteği ağır basıyor. “Şu konuda tam uzman olayım,” kaygısı gütmüyorum. Beni mutlu eden, ufak da olsa yeni bir şey öğrenmek, farklı bir duyguyu deneyimlemek.
Tüm bunlar arasında akışta kalmayı seviyorum. Belki yarın yine yeni bir kitaba başlar, filmin yarısında durup dağa gitmek isterim. Kim bilir? Neticede, bu benim yolculuğum ve ben, denemekten ve yarım bırakmaktan korkmamayı seçiyorum. Çünkü yarıda kalanlar da benim hikâyeme dâhil. Özünde hepsi bir parçamı temsil ediyor.
Zihnim böyle dağınık belki, ama bu dağınıklık içinde bile kendimi rahat hissediyorum. Çünkü biliyorum, arada bir dağın tepesine çıkıp koca bir nefes aldığımda, tüm bu yarım kalmışlıkların da iyi geldiğini düşünüyorum. Tıpkı müziği yarıda kesip o anki ruh hâlime göre yeniden çalmaya başlamak gibi… Önemli olan, içimdeki tutkuyu hissetmek. Dağlar beni çağırmaya devam ettiği sürece ben orada olacağım. Kemanın telleri ya da tiyatronun replikleri beni heyecanlandırdığı sürece orada da olacağım. Bir yandan da kim bilir, belki bir başka kitaba dalıp tüm günümü okumaya adayacağım. Hepsi mümkün. Çünkü ben, bu sonsuz ihtimal denizinde yüzmekten keyif alıyorum. Nokta.