27 Haziran.
Sabah yataktan kalktığımda duyduğum o ilk kuş cıvıltısı. Banyoya gidip musluğu açtığımda, elimin suya değdiği o ilk soğuk an. Kapıyı açıp dışarı adım attığımda güneşin tenime dokunuşu... Bunlar çok basit şeyler gibi duruyor, değil mi? Ama asıl mesele, beynim henüz günün dertleriyle, ezberleriyle, otomatik pilotuyla devreye girmeden hemen önceki o kısa, saf karşılaşma anında gizli.
Geçenlerde bu hissiyatın felsefedeki karşılığına, Fenomenoloji’ye daha yakından baktım. Başta bunu sadece “hayatı hissetmek” sanıyordum ama işin özü çok daha keskinmiş. Mesele sadece durup bir çiçeği koklamak değil; o çiçeğe bakarken zihnimizdeki tüm ezberleri, etiketleri, “bu bir çiçektir” bilgisini bir anlığına paranteze alıp, onu sanki ilk defa görüyormuş gibi izleyebilmekmiş. Yani dünyayı otomatik pilottan çıkarmak. Zihnin uyuşturan alışkanlıklarını kırıp, gerçeğin kendisine uyanmak.
Belki de bu yüzden o büyük bütçeli, devasa patlamaların olduğu filmlere dayanamıyorum. Her şey o kadar hızlı, sınırsız ve zahmetsiz ki... Zihin hiçbir engele, hiçbir “sürtünmeye” çarpmadan kayıp gidiyor. Orada aktif bir izleyici değiliz, sadece pasif alıcılarız. Oysa Wim Wenders’in Perfect Days filmindeki Hirayama’yı düşünün. Veya Ozu’nun, Nuri Bilge Ceylan’ın o uzun, sessiz, ağır tempolu sahnelerini... Bize kolayca tüketilecek bir hikaye vermezler. Bizi bir boşlukla, yağmurun sesiyle, rüzgarın hışırtısıyla baş başa bırakırlar. Zihnimizi o anın içinde kalmaya, eksikleri kendimiz tamamlamaya zorlarlar. Bu filmler bizi uyuşturmaz, uyandırır.
Analog fotoğrafçılığa sarılmamın sebebi de tam olarak bu. Dijitalin o sınırsız, saniyede onlarca kare çeken ve hiçbirine gerçekten bakmadığımız oburluğundan yoruldum. Elime eski makineyi aldığımda, o otuz altı pozluk sınır bana bir bedel, bir direnç dayatıyor. Sınırsız değilim. Vizörden bakıp beklemek, ışığı hesaplamak, o tek bir anı seçmek zorundayım. Seçim yapmak, dikkatimi keskinleştiriyor. O anı sadece mekanik olarak kaydetmiyorum; sınırların yarattığı o odaklanma haliyle, anın kendisiyle yüzleşiyorum.
Şimdilerde etrafıma bakıyorum; herkes sonsuz bir akışın içinde, hiç durmadan, gerçeğe hiç temas etmeden sürükleniyor. Hayat mücadelesi zor, yorucu, biliyorum. Ama dünyayı algılarken tüm sınırları kaldırmak, her şeyi zahmetsiz hale getirmek bizi özgürleştirmiyor; aksine dünyaya karşı körleştiriyor.
Yaşamak, sadece nefes almak veya romantik bir haz arayışı değildir. Yaşamak; ezberleri bozmak, kendi sınırlarını ve engellerini bilinçli olarak seçip zihni uyanık tutmak ve ayağını bastığın o toprağın direncini her adımda, iliklerine kadar hissetmektir.