Ben Arthur Schopenhauer. Frankfurt'ta, en sadık dostlarım olan köpeklerimle birlikte insanlığın o bitmek bilmez ahmakça gürültüsünden uzakta yaşadım. Üniversite kürsülerini dolduran o şarlatanlar, özellikle de Berlin'de kelimeleri geveleyip felsefeyi bir devlet memuriyetine çeviren Hegel denilen laf ebesinin anlattığı masalları dinleyip alkışlarken, ben size hakikatin kendisini, o çıplak ve acımasız yüzünü göstermeye geldim.
Bana şöyle yüklendiler: "Zenginsin. Babanın mirasıyla yaşadın. Çileci laflarına bu rahatlık yakışıyor mu?" Evet. Babam bir tüccardı. Geçim derdim olmadı. Bu bir çelişki değil, düşünmek için gereken koşuldu. Karnını zor doyuran biri, hayatın görünmez bağlarını nasıl sakin kafayla tartışsın? Ben o bağları dışarıdan görme fırsatı buldum. Hegel'e olan öfkemi de buradan anlayın. O, devlet maaşıyla konuşan, Prusya'ya yaranan bir kürsü adamıydı; aklı tarihin son durağı ilan etti. Ben bilerek derslerimi onunla aynı saate koydum. Öğrenciler yine de kalabalığa koştu. Akademik kariyerim başlamadan bitti. Bunu nimet sayarım. Böylece felsefeyi o kapalı odalardan çekip aldım. Kimseye eyvallahı olmayan bir yerden konuştum.
"Karnını zor doyuran biri, hayatın görünmez bağlarını nasıl sakin kafayla tartışsın? Ben o bağları dışarıdan görme fırsatı buldum."
Size yalan söylediler. Hayatın bir amacı olduğunu, tarihin akıllı bir hedefe doğru ilerlediğini, mutluluğun ulaşılabilir olduğunu söylediler. Hepsi palavra. Ben size gerçeğin anahtarını vereyim ama uyarayım: Bu anahtar cennetin değil, bizzat cehennemin kapısını açar. Dünya benim irade ve tasarımımdır. Tasarımım dediğim şey nedir? Şu an gördüğünüz her şey; bu kelimeler, oturduğunuz sandalye, gökyüzü... hepsi sizin zihninizde var olan birer resim, birer hayaldir. Tıpkı kadim Hint metinlerinin, o eşsiz Upanişadların dediği gibi; gerçeğin üzerine atılmış bir duvak, bir Maya peçesidir. Siz bu peçenin üzerindeki renkli ve aldatıcı desenleri gerçek sanırsınız. Bense o perdeyi yırtıp attım. Arkasında ne mi gördüm? Tanrı'yı mı, aklı mı? Hayır. Arkasında tek bir şey var: Kör, sağır, akılsız ve doymak bilmez bir canavar. Ben ona irade dedim; yaşama iradesi.
Benden yıllar sonra Viyanalı bir hekim (Freud) çıkıp buna "id" diyecek ve insan davranışının bilinçaltı dürtüleriyle yönetildiğini söyleyerek benim gölgemde yürüyecekti. Bu irade, bir çiçeğin güneşe uzanmasını sağlayan güçtür. Bir aslanın ceylanı parçalamasını sağlayan içgüdüdür. Ve sizin kalbinizde arzu, hırs, aşk ve nefret olarak hissettiğiniz o dipsiz kuyudur. O hiçbir amacı olmadan sadece ister, ister, durmaksızın ister. İşte bu yüzden hayat, acı çekmektir.
"Arkasında tek bir şey var: Kör, sağır, akılsız ve doymak bilmez bir canavar. Ben ona irade dedim; yaşama iradesi."
Bu iradeyi en saf haliyle annemin, o Johanna'nın Weimar'daki cafcaflı salonlarında gördüm. O hayat dolu, entelektüel geçinen kadın ve etrafındaki sanatçılar, hayatın acı özünü görmezden gelerek neşeli bir oyun oynarlardı. Aramızdaki uçurum buradan kaynaklandı. O peçenin üzerindeki desenlere aşıktı, bense peçenin ardındaki canavarı görmüştüm. Onun bu yüzeyselliği, kadın doğasına dair düşüncelerimi şekillendirdi. Evet, onları kısa bacaklı, dar omuzlu, geniş kalçalı ikinci sınıf cinsiyet olarak gördüm. Çünkü onlar aklıyla değil, türünün devamını sağlayan o kör iradenin hileleriyle hareket ederler. Hayatınız, acı ile can sıkıntısı arasında sallanan bir sarkaçtan ibarettir. Mutluluk dediğinizse, sarkacın bir anlığına tam ortada durduğu o kısacık, aldatıcı andır.
Peki bu zindandan hiç mi kaçış yok? Bu kaostan beni ne korudu sanıyorsunuz? Kendi inşa ettiğim sarsılmaz kalem, yani rutinlerim. Her sabah erkenden kalkıp yazdım. Flütümü çaldım. Her gün aynı saatte restorana gidip öğle yemeğimi yedim ve uzun yürüyüşlere çıktım. Bu sıkıcı disiplin, iradenin anlamsız kaosuna karşı benim kişisel direnişim, benim çileciliğimdi. Size de üç dar patika sunabilirim. Birincisi sanattır. Bir müzik dinlerken, bir tabloya bakarken bir anlığına o arzulayan, isteyen benliği unutursunuz. O an acı durur. Müzik bu yüzden sanatların en yücesidir. Çünkü o doğrudan iradenin kendisini, onun o sonsuz inleyişini ve coşkusunu bize anlatır.
İkincisi şefkattir. Başkalarının da senin gibi aynı anlamsız istencin kurbanı olduğunu anladığında, onlara karşı derin bir merhamet duyarsın. O gürültücü terzi kadın... Evet, onu merdivenlerden ittim. Çünkü o an benim sığınağımı, düşüncelerimi kirletiyordu. Mahkeme ona ömür boyu tazminat ödememe karar verdi. Öldüğünde günlüğüme "Yaşlı kadın öldü, yük kalktı" diye yazdım. Zalimce mi? Belki. Ama bu, bireysel iradelerin çatışmasının kaçınılmaz sonucudur. Yine de en derin merhameti insanlarda değil, hayvanlarda buldum. O sadık kanişlerim... Onların gözlerinde, kelimelerin yalanı olmadan iradenin o saf ve masum halini gördüm.
"Hayatınız, acı ile can sıkıntısı arasında sallanan bir sarkaçtan ibarettir. Mutluluk dediğinizse, sarkacın bir anlığına tam ortada durduğu o kısacık, aldatıcı andır."
Ama son ve en zor yol, iradenin yadsınmasıdır. Dünyanın bir hiç olduğunu tam olarak anladığınızda artık istemekten vazgeçersiniz. Sağlığıma, ölümden kaçmaya düşkün olmam, hastalıklardan ölesiye korkmam da bu yüzdendi. Yaşama iradesinin en büyük ironisi, ondan felsefi olarak nefret eden benim bedenimde bile ne kadar güçlü olduğuydu. Ana eserim 'İsteme ve Tasavvur Olarak Dünya' yayınlandığında kimsenin umurunda olmadı. Kibrim yüzünden mi? Hayır. Hakikati duymaya hazır olmadıkları için. Şöhret hayatımın son demlerinde, o daha hafif yazılardan oluşan 'Parerga ile Paralipomena' ile geldi. İnsanlar acı ilacın kendisini değil, şekerle kaplanmış halini yutmayı severler.
Şimdiki dünyanıza bakıyorum; ne mi görüyorum? Milyarlarca insanın ellerindeki ışıklı cam parçalarına bakarak hiç bitmeyen arzularının peşinde koştuğunu... Kendi hayatlarının sahte hayallerine alkış dilenen dijital bir gölge oyunu. Can sıkıntısının o korkunç sessizliğinden kaçmak için icat edilmiş hiç durmayan bir gürültü. Ve acı acı gülümsüyorum. Çünkü bütün bu kaos, benim irade dediğim o doymak bilmez canavarın ta kendisi. O çok övdüğünüz biliminize ne demeli? Sizin dopamin döngüsü dediğiniz şey, benim iradenin kör arzusu dediğim şeyin biyolojik parmak izinden başka nedir? Genetik kodunuzun sizi hayatta kalmaya ve üremeye programladığını keşfettiğinizde benim felsefemi çürütmüş mü oluyorsunuz? Hayır. Sadece benim sezgisel olarak gördüğüm o canavarın makine dairesinin ışığını açmış oluyorsunuz.
En çok da sizin o pozitif düşünce ve kişisel gelişim endüstriniz beni eğlendiriyor. Zindanın duvarlarını pembeye boyayarak özgürleşeceğini sanan mahkûmlar gibisiniz. Acıyı inkâr ederek ondan kurtulamazsınız. Ben size pembe tablolar çizmedim. Ben bir teselli satıcısı değil, bir hakikat avcısıyım. Tüm o ölüm korkuma rağmen huzurla öldüm. Çünkü gerçeği söyledim. Evet, hayat acı çekmektir. Bu benim en dürüst teşhisimdi. Ama siz bu kadim acıdan kaçmak için tarihte eşi görülmemiş yepyeni bir cehennem icat ettiniz. Sürekli gürültü, durmayan bir gürültü... Sadece kendi boşluğunuzun o korkunç sessizliğini duymamak için.
Bu yazı, Zihin Gezgini YouTube kanalındaki "Filozoflar Serisi #9 - Arthur Schopenhauer - Mutluluk Yalanı: Schopenhauer'in Acı Gerçekleri" başlıklı canlandırma monoloğundan derlenmiştir.