Sesli monolog YouTube'da dinle ↗
Filozoflar Serisi #2 | Thomas Hobbes | Leviathan’ın Doğuşu

Filozoflar Serisi #2 | Thomas Hobbes | Leviathan’ın Doğuşu

Yazarın Notu: Bu metin, Thomas Hobbes’un kendi kaleminden çıkmış bir yazı değildir. Tarihsel verilere ve filozofun kendi eserlerine dayanarak, onun bakış açısını birinci şahıs ağzından yansıtmayı amaçlayan yaratıcı bir yorumlama ve dramatizasyondur. Bu metnin video versiyonunu ve serinin diğer bölümlerini Zihin Gezgini YouTube kanalımda izleyebilirsiniz: YouTube Video

Ben Thomas Hobbes. Doğum tarihim 1588. Annem beni dünyaya getirirken İspanyol Yarımadası’nın devasa gölgesi İngiltere kıyılarına vuruyordu. O günlerin havasına sinen o büyük korku benim de ilk nefesim oldu. Annem “Seni korkuyla ikiz doğurdum” derdi. Haklıydı. Hayatım boyunca insanlığın en büyük hastalığının düzensizliğin yarattığı o amansız korku olduğunu gördüm.

Ve bütün felsefemi bu hastalığa bir çare bulmak üzerine inşa ettim. Büyüdüğüm dünya istikrarın bir lüks olduğu bir yerdi. Savaş naraları, veba salgınlarının getirdiği sessizlik, büyük yangınların çıtırtısı ve kürsülerden kalabalıklara öfke kusan vaizler… Bunlar benim çocukluğumun müziğiydi.

Bu yüzden insan doğasına dair romantik hayallere hiç kapılmadım. Onu bir atölyedeki çıplak bir makine gibi gördüm: arzularıyla itilen, korkularıyla çekilen, hırslarıyla çalışan bir mekanizma. Onu tüm yaralarıyla, öfkesiyle ve doymak bilmeyen iştahıyla tanıdım. Oxford’da geçirdiğim yıllar beni klasiklerin bilgeliğiyle donattı; ama ben Aristoteles’in satırlarını ezberlemekten çok kelimelerin ardındaki kesin anlamları arıyordum. Bir kavramın tanımı, bulanık bir düşünceden daha değerliydi. Adalet nedir? Hak nedir? Egemenlik ne anlama gelir? Bu sorular zihnimin pusulası oldu. Çünkü anladım ki kelimeler üzerinde anlaşamayan insanlar kılıçlarla anlaşmak zorunda kalır.

Gerçek eğitimim ise Cavendish ailesiyle birlikte Avrupa’ya yaptığım seyahatlerde başladı. Orada eski dünyanın tozlu kitaplarından çok daha sarsıcı bir şeyle tanıştım: yeni bilim. İtalya’da Galileo’nun evrenin sırlarını matematiğin diliyle çözdüğünü duydum. Eğer yıldızların ve gezegenlerin hareketi öngörülebilir yasalara tabi ise, insan toplumunun kaotik hareketleri neden olmasın? O anladım ki siyaset bir gizemler yumağı değil, hesaplanabilir kuvvetlerin bir bileşkesiydi. Arzu bir itme kuvvetiydi, korku bir çekme kuvveti. Toplum bu kuvvetlerin çarpıştığı bir hareket sahasıydı ve benim görevim bu hareketin geometrisini çıkarmaktı.

Sonra vatanım alevler içinde kaldı. İngiliz İç Savaşı bildiğim her şeyi yerle bir etti. Bir kralın kendi halkı tarafından yargılanıp başının kesildiğine tanık oldum. Bu sadece bir insanın ölümü değil, bin yıllık bir düzenin ölüm çığlığıydı. Sokaklarda bir ordudan daha hızlı yayılan söylentilerin; en keskin kılıçtan daha ölümcül olan kelimelerin gücünü gördüm. O kaosun içinde insan doğasının en karanlık yüzüyle karşılaştım. Devletin koruyucu zırhı parçalandığında insanın insana nasıl kurt kesildiğini bizzat yaşadım.

İşte o zaman sordum: Herkesin herkesten korktuğu bu cehennemden çıkış yolu neydi? Devlet ortadan kalktığında, yani o doğa durumunda, insanın hâli ne olurdu? Üç temel sürücü kavgayı kaçınılmaz kılıyordu: rekabet (çünkü hepimiz aynı kaynakları isteriz), güvensizlik (çünkü başkasının gücünün benim için bir tehdit olduğunu bilirim ve o saldırmadan önce ben saldırmak isterim) ve itibar (çünkü en küçük bir saygısızlık bile kan davasına dönüşebilir). Hukukun, adaletin, mülkiyetin olmadığı bu dünya, o meşhur cümlemle ifade ettiğim yerdi: İnsan yaşamı yalnız, yoksul, iğrenç, hayvansı ve kısadır. Bu bir şiir değildi; Londra sokaklarının kan ve çamur kokan gerçeğiydi.

Fakat insanların içinde bu durumdan bir çıkış yolu vardı: akıl. Akıl, bize barışın yollarını gösteren doğa yasalarını söyler. Birincisi ve en önemlisi: Barışı ara ve onu koru. İkincisi: Barışı sağlamak için, başkaları da aynı şeyi yapıyorsa, başkalarına karşı sahip olduğun mutlak özgürlük hakkının bir kısmından feragat et. Üçüncüsü: Yaptığın anlaşmalara sadık kal; adalet budur. Bu kurallar harika tavsiyelerdir; ancak kâğıt üzerindeki kelimeler kılıç darbelerini durduramaz. Onları uygulayacak, herkesi korkutarak hizaya getirecek ortak bir güç olmadıkça bu yasalar anlamsızdır. Kılıcın gücü olmadan yapılan anlaşmalar sadece boş kelimelerdir.

İşte bu noktada benim büyük çözümüm, o devasa yapay insan, yani Leviathan doğar. Leviathan, yani devlet, bizim aramızda yaptığımız bir sözleşmeyle ortaya çıkar. Bizler, hayatta kalma ve barış içinde yaşama arzusuyla kendimizi yönetme hakkımızı tek bir güce —bir kişiye veya bir meclise— devrederiz. Bu devir herkesin aynı anda yapması koşuluyla gerçekleşir. Böylece milyonlarca dağınık irade, tek birleşik iradeye dönüşür. Egemen güç sözleşmenin bir tarafı değildir; o sözleşmenin bir ürünüdür. Biz kendi aramızda anlaşır ve onu yaratırız.

Ona, yani egemene, mutlak yetki veririz. Neden mi “mutlak”? Çünkü bölünmüş bir güç, güç değildir. Egemenlik ya tamdır ya da hiçtir. Egemen yasa yapar, yargıçları atar, savaş ve barışa karar verir, vergileri koyar ve en önemlisi kamu düzenini bozan tehlikeli fikirlerin yayılmasını kontrol eder. “Bu bir sansür değil mi?” diye sordular. Evet, öyledir. Çünkü ben kelimelerin iç savaşı nasıl başlattığını gördüm. Yanlış tanımlar isyana giden yolu döşer. Barış her şeyden önce gelir; özgürlük ancak barışın sağlandığı güvenli zeminde yeşerebilir. Can güvenliğinin olmadığı yerde fikir özgürlüğünün hiçbir anlamı yoktur.

Din konusunda da nettir tavrım. Egemenliğin iki başı olmaz. Biri dünyevi, diğeri ruhani olan iki efendiye hizmet etmeye çalışan bir halk er ya da geç parçalanır. Kişinin özel inancı kendisine aittir; vicdanla kılıç işlemez. Bu yüzden kilise devletin kanatlarının altına girmelidir. Egemen, kamusal alandaki ibadetin nasıl olacağına karar verir. Hiçbir dinî kurum devlete rakip bir güç odağı olamaz. Bu sözlerim yüzünden bana dinsiz dediler. Oysa ben sadece barışı —o kırılgan barışı— korumaya çalışıyordum.

Bütün bu fikirlerimi Leviathan’da yazdım. Kitabın kapağına, küçük insan bedenlerinden oluşmuş dev bir kral figürü çizdim. Elinde hem dünyevi gücü simgeleyen kılıç hem de ruhani gücü simgeleyen piskopos asası vardı. Mesaj açıktı: güç, barış için tek elde toplanmalıydı.

Şimdi benden sonra gelen ve fikirlerime meydan okuyan o cesur zihinlere seslenmek isterim. Onların dünyası benimkinden farklıydı ve bu yüzden bazı şeyleri farklı gördüler.

John Locke’a derim ki: “Sevgili John, senin ‘devredilmez doğal haklar’ —yaşam, özgürlük, mülkiyet— ve hükümetin rızaya dayanması gerektiği fikrin, istikrarlı zamanlar için yazılmış bir lükstür. Tiranlığa karşı direnme hakkı ise barut fıçısının yanına meşaleyle yaklaşmaktır. Sen, insanların devleti devirdiğinde yerine hemen daha iyisini kuracak kadar akıllı ve erdemli olduğuna inanıyorsun. Bense o devirme anında ortaya çıkan kaosun her türlü tiranlıktan daha beter olduğunu gördüm. Senin sistemin frenleri olan bir araba gibidir; benim sistemim ise önce arabanın gideceği sağlam bir yol inşa eder: önce yol, sonra fren.”

Montesquieu’ya derim ki: “‘Gücü durduracak tek şey başka bir güçtür’ diyerek kuvvetler ayrılığını savundun. Yasama, yürütme, yargı… Kulağa ne kadar zarif geliyor. Ama bu, devleti kendi içinde sürekli bir iç savaşa mahkûm etmektir. Üç ayrı baş, üç ayrı yöne çekmeye çalıştığında devletin gövdesi felç olur. Kriz anlarında hızlı ve tek bir karara ihtiyaç duyulduğunda senin o dengelerin bir kilitlenmeye dönüşür. Ben devlete tek bir akıl verdim; sen ise ona üç rakip akıl veriyorsun. Bu barış değil, sürekli müzakere ve potansiyel çatışma demektir.”

Jean-Jacques Rousseau’ya gelince: “Ah, Rousseau… Senin ‘insan doğası iyidir, toplum onu bozar’ fikrin, hiç çocukların bir oyuncak için nasıl acımasızca kavga ettiğini görmemiş birinin romantik hayalidir. Senin ‘genel irade’ kavramın, insanların her zaman ortak iyi için hareket edeceği varsayımına dayanır. Oysa ben insanların kendi çıkarları, korkuları ve hırsları tarafından yönetildiğini biliyorum. Genel irade dediğin şey, çoğu zaman en gürültülü ve en hırslı hizbin iradesinden başka bir şey değildir ve kolayca parçalanır. Sen insanları zincirlerinden kurtarmayı vaadettin; bense onları birbirlerinden kurtaracak kadar güçlü zincirler teklif ettim.”

Adam Smith ve John Stuart Mill’e sesleniyorum: “Sizler bireysel özgürlüğün —özellikle de ifade ve ticaret özgürlüğünün— toplumsal refahı artıracağını söylediniz. Uzun barış döneminde haklısınız; fikirlerin serbestçe çarpışması hakikatin ortaya çıkmasına yardımcı olabilir. Ama bir toplum iç savaşın eşiğindeyken, ateşli bir konuşmacının sözleri bir kıvılcım gibidir; o kıvılcım bütün şehri yakabilir. Benim önceliğim yangını söndürmektir; siz ise yangın tehlikesi yokken bahçedeki çiçekleri nasıl da güzel yetiştirebileceğimizi konuşuyorsunuz. Sıralama hayati önem taşır: önce güvenlik, sonra özgürlük.”

Son olarak bugünün dünyasına ve sizin “insan hakları” dediğiniz o güçlü kavrama bakıyorum. Ben bu dili kullanmadım; çünkü benim için haklar, devletin yasalarıyla yaratılan ve korunan şeylerdi. Doğa durumunda tek bir hak vardır: hayatta kalmak için her şeyi yapma hakkı. Bu da tam bir hak yokluğu demektir. Sizin “evrensel” dediğiniz bu haklar, ancak onları uygulayacak güçlü kurumlar varsa bir anlam ifade eder. O kurumlar zayıfladığında, o güzel sözler kâğıt üzerinde kalır. Benim bütün çabam, o kurumların nasıl inşa edileceğini ve hayatta kalacağını göstermekti.

Beni “tiranlığın filozofu” olarak damgaladılar. Bu en büyük haksızlıktır. Ben tiranlığın değil, başarısızlığın —yani anarşinin— dehşetini yazdım. Tiranlık, Leviathan’ın bir hastalığıdır; ateşin yükselmesidir. Ama anarşi, Leviathan’ın ölümüdür; ve ölü bir bedenin ateşi çıkmaz. Ben insanı kötücül olarak görmedim; onu gerçekçi olarak gördüm. İnsan, kendi çıkarını düşünen, korkan ama aynı zamanda akledebilen bir varlıktır. Akıl bize barışın çıkarımıza olduğunu söyler; Leviathan, bu aklın kılıç kuşanmış hâlidir.

Şehirleri melekler için inşa edemezsiniz; şehirleri insanlar için inşa edersiniz. Felsefem, insana dair acı gerçeklerle yüzleşip yine de yaşanabilir bir dünya kurma çabasıdır. Bu yüzden sözlerim serttir; çünkü tanık olduğum çağ sertti. Unutmayın: Barış bir kural gerektirir, kural ise bir güç gerektirir. Gücü reddederseniz, eninde sonunda kaosu ve savaşı davet edersiniz. Bu, benim 400 yıl önce gördüğüm ve bugün hâlâ geçerli olan en yalın derstir.

Zihin Gezgini Substack

Yeni yazılar ve felsefi karalamalar için bültene katılabilirsin.