Modern Çağ’da zaman kaybı
Instagram Reels’ler, TikTok’lar, bildirimler, akışlar…
Zihnim sürekli uyarılıyor, ama hiçbir şey yer etmiyor.
Her şey bir anlık, ama hiçbir şey kalıcı değil.
Anlamlı bir başlangıç ve son olmayınca, beyin de olan biteni “anı” olarak kaydetmiyor.
Ne oldu, ne zaman oldu, neden oldu? Hepsi birbirine karışıyor.
Zamanı hatırlamak için önce yaşamak gerekir.
Aslında bu sadece bir hissiyat değil.
Nörolog Marc Wittmann diyor ki: “Eğer dikkatin dağınıksa, zaman hızla akıp gider çünkü beyin hiçbir şeyi ‘önemli’ olarak etiketlemez.”
Yani bir günü hatırlamak için o gün içinde bir şeyin gerçekten yaşanmış olması gerekiyor.
Kaydırmakla yaşamak arasında ciddi bir fark var. (bunu kendime tekrar tekrar hatırlatıyorum.)
Günler geçiyor gibi, ama hepsi birbirine benziyor.
Toplantı, yürüyüş, mesaj, Netflix, yat.
Bir şeylerle meşgulüm ama hiçbir şey değişmiyor.
Belleğim “yeni” bir şeyle karşılaşmadığı sürece, sanki zaman durmuş gibi.
Bazen bir hafta, neredeyse bir günmüş gibi hissediliyor. Gerçekten.
Aynı günü 70 yıl yaşamak, 70 yıl yaşamak değildir. — Modern Epiktetos
Nöropsikolog David Eagleman şöyle diyor:
“Zamanın yavaşladığını hissettiğimiz anlar genelde yeni ve şaşırtıcı olaylar yaşadığımız anlardır.”
Yani beynin ‘aa bu farklıymış’ dediği şeyler… işte onlar zamanı hafızaya kazıyor.
Yoksa hepsi birbirine benziyor, griye dönüşüyor.
Geçmiş kaydırılıyor, gelecek erteleniyor.
Şu an dediğimiz şey ise ekranların arasına sıkışmış birkaç saniyelik dikkat kırıntısı.
Zaman dediğimiz şey aslında geçmiş – şimdi – gelecek arasında bir köprüydü.
Ama biz o köprüyü unutmuş gibiyiz.
Şimdi sadece monologlar var.
Geçmiş susmuş, gelecek ötelenmiş. Şimdi ise parçalanmış.
Bir şey yapmadan geçirilen zaman, daha çok zamanın içinde kaybolmak demektir.
Zimbardo’nun “Zaman Paradoksu”na göre, dengeli bir yaşam için bu üç zamanın da sağlıklı bir oranla var olması gerekiyor.
Ama biz ne geçmişle yüzleşiyoruz, ne gelecek için bir yön çiziyoruz.
Şu an bile çoğu zaman, başka bir anın gölgesinde.
Adım sayar, kalori sayar, pomodoro sayar, saniye sayar olduk.
Zamanı yaşamak yerine performansını ölçmeye başladık.
Bir şeyi ne kadar süre yaptığımızı konuşuyoruz ama onu nasıl hissettiğimizi unuttuk.
Zamanın ölçüldüğü yerde, derinlik azalır.
Bir araştırmaya göre, ortalama bir birey gün içinde 96 defa telefonuna bakıyor.
Her 10-12 dakikada bir dikkatin bölünmesi demek bu.
Ve her dikkat bölünmesi, beynin “şimdi”yi bir bütün olarak işlemesini zorlaştırıyor.
Yani zaman parça parça, biz de biraz öyleyiz sanki.
Kapanış gibi bir şey… belki.
Zaman bozulmadı aslında.
Sadece biz onunla kurduğumuz ilişkiyi yitirdik.
Şu anı tam olarak hissetmeden, hiçbir şey gerçekten geçmiyor.
Ve belki de zamanı düzeltmenin yolu, yavaşlamaktan geçiyor.
Yavaşlamak: Acele etmeyi değil, yaşamayı seçmek.
(En azından ben bu yazıyı yazarken öyle hissettim biraz.)
Küçük Bir Öz Eleştiri
Son zamanlarda telefona daha çok baktığımı fark ediyorum.
Sözde 5 dakikalık bakışlar, bazen bir saate yayılıyor.
O anlarda zamanın akışını tamamen kaybediyorum.
Gözüm ekranda, aklım başka yerde…
Bir şey izliyorum, ama ne gördüğümü bilmiyorum.
Zaman geçiyor, ama ben orada değilim.
Ve bunu bu kadar açık yazarken bile… yazdığım cümleye dönmeden önce yine telefona baktım.
(Gerçekten.)
Son cümle mi? emin değilim ama şimdilik bu kadarı yeter.
Bu yazı belki bir yere varmadı ama bir yere temas etti.
Benim için yeterli.